Toplumun kendisine dair imgesi; okulda, fabrikada, haber dilinde, ailede, sokakta, meydanda, ibadethanede, partide, sendikada, ekranda, pazarda ve hatta insanın kendi yoksulluğunu ya da zenginliğini açıklama biçiminde kurulur. Bu nedenle imgelem, yalnızca hayal gücü değildir; toplumsal gerçekliğin sınıfsal biçimde yeniden üretilen zihinsel haritasıdır.
Marx ve Engels’in tarihsel materyalizmi, bu tartışmanın başlangıç noktasıdır. Onlara göre insanların bilincini belirleyen şey, soyut düşünceler ya da kendinden menkul fikirler değil, insanların içinde yaşadığı maddi toplumsal varoluştur. İnsanlar önce yaşamak, üretmek, beslenmek, barınmak, çalışmak ve ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır; düşünceler, ahlak, hukuk, din, siyaset ve kültür de bu maddi yaşam sürecinden bağımsız değildir. Buradan bakıldığında toplumun imgeleminde kendisini kurması, gökten düşen bir ortak hayal meselesi değil, tarihsel olarak belirlenmiş üretim tarzının insanlara kendi dünyalarını nasıl gösterdiği meselesidir. Feodal toplum kendisini tanrısal hiyerarşi, soy bağı, toprak ve sadakat imgeleriyle kurarken; kapitalist toplum kendisini birey, piyasa, rekabet, özgür seçim, başarı ve tüketim imgeleriyle kurar. Her üretim tarzı, yalnızca mal ve hizmet üretmez; aynı zamanda insanın kendisini ve başkasını nasıl gördüğünü de üretir.
Kapitalist toplumun en güçlü yanı, kendisini doğal ve değişmez gibi gösterebilmesidir. Meta fetişizmi çözümlemesi burada belirleyici bir kavram. Kapitalist düzende emek, metaların arkasında görünmez hâle gelir; insan ilişkileri, nesneler arasındaki ilişkilermiş gibi görünür. Bir ürünün fiyatı vardır ama o fiyatın arkasındaki emek süreci, sömürü ilişkisi, sınıfsal bağımlılık çoğu zaman görünmez. Böylece toplum, kendi imgeleminde piyasayı doğal, eşitsizliği kişisel kader, başarıyı bireysel yetenek, yoksulluğu kişisel eksiklik gibi kurmaya başlar. İnsanlar arasındaki tarihsel ve sınıfsal ilişkiler, şeylerin soğuk dili içinde gizlenir. Kapitalist imgelem, tam da bu nedenle, toplumsal ilişkileri nesneleştirir; insanı kendi emeğinin ürününe yabancılaştırdığı gibi, kendi toplumsal gerçekliğine de yabancılaştırır.
Toplum imgelemi tarafsız bir alan değildir; bir mücadele alanıdır. Her sınıflı toplumda egemen sınıf, yalnızca üretim araçlarını değil, düşünsel üretimin araçlarını da elinde tutma eğilimindedir. Bu, basitçe “insanlar kandırılıyor” demek değildir. Daha derin bir süreç söz konusudur: Egemen sınıf, kendi çıkarlarını toplumun genel çıkarıymış gibi sunan bir anlam dünyası kurar. Hukuk, düzen, ahlak, aile, çalışma, başarı, liyakat, güvenlik, özgürlük gibi kavramlar bu anlam dünyası içinde yeniden biçimlenir. Kavramların içi sınıfsal olarak doldurulur. İşçi daha fazla ücret istediğinde “ekonomiyi zorlayan unsur”, sermaye daha fazla kâr istediğinde “yatırımcı” olarak sunuluyorsa, burada yalnızca dilsel bir tercih değil, ideolojik bir inşa vardır. Toplum kendisini bu dilin içinden görmeye başladığında, egemen imgelem gündelik sağduyuya dönüşür.
Lenin’in katkısı, bu imgelem tartışmasını örgüt, bilinç ve siyasal mücadele düzeyine taşır. Lenin’e göre işçi sınıfının kapitalizme karşı kendiliğinden tepkisi önemlidir; ancak kendiliğinden tepki çoğu zaman ekonomik taleplerin sınırında kalır. Ücret, çalışma saatleri, iş güvenliği ve gündelik sömürüye karşı mücadele sınıf bilincinin zemini olabilir; fakat devrimci bilinç, bu ekonomik zeminin siyasal bütünlüğe bağlanmasıyla gelişir. Başka bir ifadeyle toplumun kendisini başka türlü tahayyül edebilmesi, yalnızca acı çekmesiyle değil, o acının kaynağını tarihsel ve sınıfsal olarak kavramasıyla mümkündür.
Toplumun imgelemi, örgütsüz bırakıldığında egemen ideolojinin sınırları içinde dolaşır; örgütlü politik mücadeleyle karşılaştığında ise kendi kaderini başka türlü kurma imkânı kazanır.
Devlet meselesi de burada merkezi bir yer tutar. Lenin’in “Devlet ve Devrim”de altını çizdiği gibi devlet, sınıflar üstü tarafsız bir uzlaşma aygıtı değildir; sınıf karşıtlıklarının uzlaşmazlığının ürünüdür. Bu bakış açısı, toplumun kendisini devlete dair nasıl imgelediğini anlamak için önemlidir. Egemen ideoloji, devleti çoğu zaman herkesin üzerinde duran tarafsız bir hakem gibi gösterir. Oysa devletin hukuk, zor, bürokrasi, eğitim, medya ve güvenlik mekanizmalarıyla sınıfsal düzenin yeniden üretiminde rol oynadığını vurgular. Toplum kendi imgeleminde devleti “baba”, “hakem”, “koruyucu” ya da “ulusal birlik” imgesiyle kurduğunda, devletin sınıfsal karakteri perdelenebilir. Bu perde kalkmadıkça, toplumsal imgelem gerçek çelişkileri kavrayamaz; yalnızca onların yönetilmiş görüntülerini seyreder.
Gramsci’nin hegemonya kavramı, bu noktada Marksist düşünceye geniş bir kültürel derinlik kazandırır. Hegemonya, yalnızca zorla yönetmek değildir; rıza üretmektir. Egemen sınıf, toplumun geniş kesimlerine kendi dünya görüşünü “ortak akıl” gibi kabul ettirdiğinde hegemonya kurar. “Böyle gelmiş böyle gider”, “herkes çalışırsa başarır”, “zenginlik cesaretin ödülüdür”, “yoksulluk tembelliğin sonucudur”, “piyasa hata yapmaz”, “siyaset kirli iştir” gibi cümleler, yalnızca sıradan sözler değildir; egemen ideolojinin gündelik dile sızmış biçimleridir. Toplum imgeleminde kendisini bu cümlelerle kurduğunda, kendi zincirlerini kader, kendi yoksunluğunu ahlak, kendi sessizliğini olgunluk sanabilir. Gramsci’nin “organik aydın” vurgusu da burada önemlidir: Karşı-hegemonik bir imgelem, yalnızca kitaplarda değil, halkın içinden çıkan, onun diliyle düşünen ve onun deneyimini tarihsel bilinçle buluşturan aydınlar aracılığıyla gelişir.
Lukács’ın “şeyleşme” kavramı ise kapitalist toplumun insan bilincinde açtığı yarayı gösterir. Kapitalizmde yalnızca emek ürünü metalaşmaz; zaman, beden, dikkat, duygu, bilgi, kültür ve hatta insan ilişkileri de piyasalaşır. İnsan kendisini bir yurttaş, üretici, tarihsel özne olarak değil; çoğu zaman müşteri, tüketici, kullanıcı, performans sahibi birey olarak imgelemeye başlar. Toplumun imgelemi böylece parçalanır. Ortak hayat fikri zayıflar; bireysel kurtuluş, kolektif özgürleşmenin yerine geçer. İnsan kendisini toplumun dönüştürücü öznesi değil, piyasanın içinde rekabet eden yalnız bir varlık olarak kurar. Bu nedenle asıl mesele, yalnızca ekonomik sömürüyü göstermek değil, bu sömürünün insanın kendini algılama biçimine nasıl sızdığını da ortaya koymaktır.
Althusser’in ideolojik devlet aygıtları yaklaşımı, toplumun imgeleminde kendisini hangi kurumlar aracılığıyla yeniden ürettiğini açıklamak bakımından önemlidir. Okul, aile, medya, hukuk, kültür, din ve siyaset gibi alanlar, yalnızca bilgi aktaran ya da hizmet sunan alanlar değildir; bireyi belirli özne konumlarına çağıran ideolojik mekanizmalardır. İnsan, daha çocuk yaştan itibaren kendisini belirli roller içinde tanımaya başlar: uslu öğrenci, makbul yurttaş, rekabetçi birey, itaatkâr çalışan, tüketici, seçmen, aile reisi, fedakâr anne, başarılı girişimci, suçlu yoksul... Bu çağrılar rastgele değildir; toplumun kendisini nasıl yeniden ürettiğiyle ilgilidir. İdeoloji, yalnızca insanın yanlış düşündüğü yer değil, insanın kendisini “ben” diye tanıdığı yerdir. Bu nedenle imgelem, en kişisel görünen yerde bile toplumsaldır.
Raymond Williams’ın kültür anlayışı ise toplumsal imgelemin yalnızca resmi ideolojiden ibaret olmadığını hatırlatır. Kültür, gündelik hayatın bütün dokusudur. İnsanların şarkılarında, deyimlerinde, mahalle ilişkilerinde, yas tutma biçimlerinde, eğlencelerinde, öfkelerinde, umutlarında ve suskunluklarında bir “duygu yapısı” oluşur. Bu yapı, henüz tam olarak siyasal dile dökülmemiş ama toplumun içinde yaşayan bir tarihsel hissiyattır. Marksist okuma, bu hissiyatı küçümsemez; aksine onu sınıf mücadelesinin mayalanma alanlarından biri olarak görür. Çünkü toplum, bazen kendisini açık sloganlarla değil, bir huzursuzlukla, bir adaletsizlik duygusuyla, bir “böyle olmamalı” sezgisiyle kurar. Bu sezgi teoriyle birleştiğinde politik bilince dönüşür.
Mao’nun pratik-bilinç ilişkisine yaptığı vurgu da bu bağlamda önemlidir. Doğru fikirler, toplumsal pratikten doğar; üretim mücadelesinden, sınıf mücadelesinden ve bilimsel deneyimden beslenir. Bu yaklaşım, imgelemi saf düşünce alanından çıkarır. Toplum kendisini yalnızca düşünerek değil, eyleyerek de kurar. Grev yapan işçi, toprağını savunan köylü, kamusal hakkı için direnen yurttaş, sendikada örgütlenen emekçi yalnızca bir talep dile getirmez; kendisine dair yeni bir imge üretir. “Ben çaresizim” imgesi yerini “biz değiştirebiliriz” imgesine bıraktığında, toplumsal imgelemde kırılma başlar.
Marksist düşünce için devrimci pratik, tam da bu nedenle yalnızca iktidar mücadelesi değil, insanın kendisini yeniden kurma sürecidir.
Burada “toplum imgeleminde kendisini nasıl kurar?” sorusunun yanıtı daha berrak hâle gelir: Toplum, egemen üretim ilişkilerinin içinde kendisine dair imgeler üretir; egemen sınıf bu imgeleri ideoloji, devlet, kültür ve gündelik hayat aracılığıyla düzenler; ezilen sınıflar ise kendi deneyimleri, örgütlenmeleri ve mücadeleleriyle bu imgeleri kırar, dönüştürür ve yeni bir toplumsal tahayyül yaratır. Dolayısıyla imgelem ne tamamen özgür bir hayal alanıdır ne de bütünüyle kapalı bir tahakküm mekanizmasıdır. İmgelem, sınıf mücadelesinin zihinsel ve kültürel cephesidir. Orada egemen olan, yalnızca kavramları değil, insanların kendilerini nasıl gördüğünü de yönetir.
Günümüz kapitalizminde bu süreç daha karmaşık hâle gelmiştir. Kitle iletişimi, sosyal medya, reklam, tüketim kültürü ve platform ekonomisi, toplumsal imgelemi sürekli olarak yeniden biçimlendirmektedir. İnsan artık yalnızca üretim sürecinde değil, dikkat ekonomisi içinde de sömürülür. Beğeniler, takipçiler, görünürlük, kişisel marka, tüketim tercihleri ve sürekli performans zorunluluğu; bireyin kendisini algılama biçimini dönüştürür. Kapitalist imgelem, insana artık sadece “çalış ve tüket” demez; “kendini pazarla, kendini göster, kendini sürekli güncelle” der. Böylece toplumun imgesi, kolektif kurtuluş fikrinden uzaklaştırılıp bireysel vitrinlere bölünür. Markst eleştirinin bugünkü görevi, bu vitrinin arkasındaki emek, veri, dikkat ve sınıf ilişkilerini görünür kılmaktır.
Fakat yalnızca teşhir etmek yetmez. Marksist perspektif, toplumsal imgelemin dönüştürülmesini örgütlü pratikle birlikte düşünür. Yeni bir toplum imgesi, yalnızca kapitalizmi eleştiren cümlelerle kurulmaz; dayanışma biçimleriyle, kolektif kurumlarla, sınıf örgütleriyle, kamusal hak mücadeleleriyle, üretim süreçlerinin demokratikleşmesiyle, kültürün metalaşmaya karşı savunulmasıyla ve halkın kendi deneyimini kendi diliyle ifade etmesiyle kurulur. Başka bir dünyanın mümkün olduğu fikri, ancak başka türlü ilişkiler kurulmaya başlandığında inandırıcı hâle gelir. İmgelem, maddi pratikten koparsa romantizme dönüşür; pratik, imgelemden koparsa dar bir ekonomizme sıkışır. Devrimci siyaset, bu ikisini birleştirme sanatıdır.
Fredric Jameson geç kapitalizmin kültürel mantığını çözümleyerek, günümüz toplumunun tarih duygusunu nasıl yitirdiğini gösterir. Jameson’a göre postmodern kültür, geçmişi tarihsel bir bilinçle değil, tüketilebilir imgeler, nostalji parçaları ve yüzey estetiği üzerinden yeniden üretir. Bu durum, toplumun imgeleminde kendisini tarihsel bir özne olarak kurmasını zorlaştırır. İnsanlar artık geçmişle devrimci bir süreklilik kurmak yerine, onu pazarlanabilir bir dekor olarak tüketir. Gelecek ise kolektif bir kurtuluş ufku olmaktan çıkar, teknolojik yenilikler, kişisel başarı hikâyeleri ve piyasa vaatleriyle sınırlanır. Bu nedenle Jameson’ın meşhur tespiti, yani kapitalizmin sonunu hayal etmenin dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor hâle gelmesi, toplumsal imgelemin bugünkü daralmasını açıklamak için hâlâ güçlüdür. Kapitalizm yalnızca bugünü yönetmez; geleceğin tahayyül edilme biçimini de denetler.
Mark Fisher bu çizgiyi “kapitalist gerçekçilik” kavramıyla daha da keskinleştirir. Fisher’a göre çağımızda kapitalizm, kendisini yalnızca en güçlü sistem olarak değil, alternatifsiz tek gerçeklik olarak kabul ettirir. İnsanlar kapitalizmi sevmeseler bile onun dışına çıkılabileceğine inanmakta zorlanır. Bu, toplumsal imgelem açısından çok kritik bir eşiktir. Çünkü bir toplumun kendisini dönüştürebilmesi için önce başka türlü yaşayabileceğini düşünebilmesi gerekir. Kapitalist gerçekçilik, tam da bu imkânı zayıflatır. “Başka çare yok” duygusu, yalnızca bir siyasi slogan değil, gündelik hayatın ruh hâline dönüşür. İnsanlar borç içinde yaşar, güvencesiz çalışır, gelecek kaygısıyla boğuşur; fakat bütün bunları tarihsel bir sömürü düzeninin sonucu olarak değil, kişisel başarısızlık, bireysel eksiklik ya da hayatın doğal zorluğu olarak algılamaya başlar. Fisher’ın katkısı, kapitalist ideolojinin yalnızca fikirleri değil, duyguları, umudu ve geleceği hayal etme kapasitesini de kuşattığını göstermesidir.
Jodi Dean’in “iletişimsel kapitalizm” kavramı ise dijital çağda toplumsal imgelemin nasıl soğurulduğunu anlamak için önemlidir. Bugün insanlar sürekli konuşur, paylaşır, yorum yapar, tepki verir, içerik üretir; fakat bu iletişim bolluğu çoğu zaman politik örgütlenmeye değil, dağınık bir dolaşıma dönüşür. Kapitalizm, muhalif duyguları bile veri, etkileşim ve görünürlük ekonomisinin parçası hâline getirebilir. Bir adaletsizlik karşısında duyulan öfke, örgütlü bir mücadeleye dönüşmediğinde, birkaç saatlik dijital gündem içinde tüketilir. Böylece toplum kendisini konuşan ama örgütlenmeyen, tepki veren ama dönüştürmeyen, görünür olan ama güç kuramayan bir imge içinde bulur. Dean’in katkısı, çağdaş ideolojinin artık sessizlikle değil, aşırı iletişimle de işlediğini göstermesidir.
Nancy Fraser ise kapitalizmi yalnızca emek-sermaye çelişkisiyle sınırlı olmayan, aynı zamanda bakım emeğini, doğayı, toplumsal yeniden üretimi, ırksal ve cinsiyet temelli eşitsizlikleri kendi varlık koşulu hâline getiren bütünsel bir düzen olarak ele alır. Fraser’ın “yamyam kapitalizm” olarak adlandırdığı yaklaşım, kapitalizmin kendi varlığını sürdürebilmek için dayandığı toplumsal ve ekolojik kaynakları tükettiğini gösterir. Bu katkı, toplumsal imgelem açısından şu nedenle önemlidir: Kapitalist toplum kendisini “özgür bireyler ve serbest piyasa” imgesiyle kurarken, görünmeyen bakım emeğini, kadın emeğini, doğanın tahribini, göçmen emeğini ve ücretsiz toplumsal yeniden üretim süreçlerini perde arkasına iter. Toplum kendi refahını görür ama o refahın hangi görünmez emek biçimleri ve hangi yıkımlar üzerine kurulduğunu görmek istemez. Fraser, bu görünmez alanları imgelemin merkezine çekerek kapitalizmin yalnızca fabrikada değil, evde, doğada, bakımda ve bedende de işlediğini hatırlatır.
Nick Srnicek’in platform kapitalizmi çözümlemesi de günümüz toplumsal imgelemi için dikkate değerdir. Platformlar yalnızca teknolojik araçlar değildir; veriyi toplayan, davranışı yönlendiren, piyasaları düzenleyen ve gündelik hayatın ritmini yeniden kuran kapitalist yapılardır. İnsanlar kendilerini sosyal medya profilleri, iş platformları, tüketim uygulamaları, puanlama sistemleri ve algoritmik görünürlük üzerinden yeniden tanımlar. Böyle bir dünyada imgelem, yalnızca ideolojik sloganlarla değil, arayüzlerle, bildirimlerle, öneri algoritmalarıyla ve görünürlük metrikleriyle biçimlenir. Kişi, kendisini “ne düşündüğüyle” değil, ne kadar izlendiği, beğenildiği, paylaşıldığı ve ölçüldüğüyle kurmaya başlar. Bu, kapitalizmin insanın benlik algısına kadar uzanan yeni bir biçimidir.
Slavoj Žižek ise ideolojinin artık yalnızca insanların inandığı şeylerde değil, inanmadıklarını söyledikleri hâlde sürdürdükleri pratiklerde yaşadığını vurgular. Modern insan çoğu zaman sistemin sorunlarını bilir; tüketim kültürünün, reklamların, piyasa ahlakının ve siyasal gösterinin yapaylığının farkındadır. Fakat buna rağmen aynı düzenin içinde davranmaya devam eder. Bu durum, toplumsal imgelem açısından ironik ama güçlü bir ideolojik biçimdir: İnsanlar aldatıldıklarını bilerek katılırlar. Žižek’in katkısı, çağdaş kapitalist imgelemin saf inançtan çok sinik kabullenişle işlediğini göstermesidir. Bugünün ideolojisi çoğu zaman “buna inanmıyorum ama yine de böyle yaşıyorum” cümlesinde kendisini gösterir.
Sonuç olarak toplum, imgeleminde kendisini hem egemen düzenin aynasında hem de ona karşı gelişen mücadelenin ufkunda kurar. Kapitalizm, topluma kendisini piyasa, rekabet, bireysel başarı ve tüketim imgeleriyle gösterir. Devlet, hukuk, medya ve kültür bu imgeleri yeniden üretir. Fakat sınıf mücadelesi, bu imgelerin kırıldığı yerdir. İşçi sınıfı ve ezilenler, kendi deneyimlerini tarihsel bilinçle buluşturduklarında, toplum kendisini artık yalnızca mevcut düzenin içinde değil, onu aşacak bir geleceğin içinde de düşünmeye başlar. Yanıt burada düğümlenir: Toplumun imgelemi, üretim ilişkilerinin gölgesinde kurulur; fakat örgütlü sınıf mücadelesiyle o gölge yarılabilir. İnsanlık, kendisini yalnızca olduğu gibi değil, olabileceği gibi de kurmaya başladığında tarih gerçek anlamda hareket eder.
Yorumlar
Kalan Karakter: