Son zamanlarda sosyal medyada dolaşım da olanbir video, videoda ise dikkat çeken bir cümle: "Ekonomi her zaman toparlanır, kapiyal kendini yok etmez ama sosyal çürümeyi düzeltemezsiniz"
Peki gerçekten böyle mi?
Kapitalist ekonomilerin kriz sonrası dönemde yeniden büyüdüğü iddiası, neoliberal ve muhafazakâr söylemlerde sıklıkla kullanılan bir argümandır. Bu argümana göre ekonomik göstergelerdeki düzelmeler toplumsal yaşamda genel bir iyileşme anlamına gelir. Ancak tarihsel ve sosyolojik veriler, ekonomik “toparlanmanın” çoğu zaman makro göstergelerin ötesinde sınıfsal yeniden dağıtımlara yol açtığını göstermektedir. Kapitalist düzen içinde kriz sonrası ekonomik iyileşmenin sınıfsal boyutlarını, sosyal çürüme kavramının ideolojik işlevini ve krizlerin toplumsal yapıya etkisini Marx ve Durkheim başta olmak üzere sosyolojik teoriler çerçevesinde kısaca değerlendirelim..
Ekonomik Krizler ve Sınıfsal Yeniden Dağıtım
Kapitalist sistemin krizlere içkin olduğu, Marxçı teorinin temel iddialarından biridir. Marx’a göre kapitalizm, birikim sürecinin dinamikleri nedeniyle düzenli olarak kriz üretir; kâr oranlarının düşmesi, aşırı üretim ve talep eksikliği gibi yapısal çelişkiler sistemin yeniden üretimini zorlaştırır (Grossman, 1929; Marx & Engels üzerine literatür). Kapitalist sistemde krizler, genellikle emekçi sınıflar üzerinde derinleşirken sermaye sınıfı farklı mekanizmalarla mali riskleri yaymaya çalışır (Grossman, 1929). Bu süreç, yalnızca ekonomik aktivitedeki bir canlanma ile sınırlı kalmayıp sınıfsal gelir dağılımının yeniden şekillenmesine yol açar; yoksulluk, iş güvencesizliği ve gelir eşitsizliği gibi faktörler kriz sonrası toplumda daha da belirginleşebilir. Marxçı emiserasyon tezi, kapitalizmin tarihsel eğiliminin emekçi sınıfın göreli yoksullaşmasına yol açtığını ileri sürmektedir (immiseration thesis). Bu çerçevede krizden çıkışın sadece ekonomik göstergelerdeki iyileşme ile sınırlı olduğunu söylemek yanıltıcıdır; toplumsal sınıflar arasındaki farklılaşma ve eşitsizlik eğilimleri derinleşebilir.
Sosyal Çürüme Kavramı ve Yapısal Koşulların Rolü
“Sosyal çürüme” terimi toplumsal çözülmeyi daha çok kültürel veya bireysel seviyeye indirgeyen, ahlaki yetersizlik ve değer kaybı üzerinden okuyan bir söylemdir. Bu söylem, suç oranları, bireysel yabancılaşma, toplumsal güvensizlik gibi olguları ekonomik veya yapısal nedenlerden kopararak, daha çok bireysel davranışlara indirger. Oysa sosyolojik literatürde bu tür toplumsal olguların, işsizlik, gelir yoksunluğu, barınma krizleri ve gelecek kaygısı gibi maddi koşullarla yakından bağlantılı olduğu kabul edilmektedir (örneğin deindustrialization studies). Durkheim’ın anomi (norm yitim) kavramı da toplumsal bağların ekonomik istikrarsızlık ve belirsizlik dönemlerinde zayıfladığını gösterir. Bu perspektiften bakıldığında “sosyal çürüme”, toplumsal ilişkilerdeki bozulmanın yapısal nedenlerini göz ardı eden dar bir metafor olarak değerlendirilmelidir.
Ekonomi, Toplumsal Yapı ve Siyasal Tercihler
Ekonomik göstergeler toplumsal refahın tek belirleyicisi olmasa da ekonomik yapıdaki çözülmeler diğer toplumsal alanları doğrudan etkiler. Politik kurumlar, ideolojik aygıtlar ve kültürel biçimler ekonomik çerçeve ile iç içe geçer. Neoliberal ekonomik politikaların kriz sonrası dönemde güvencesiz çalışma, sosyal harcamaların kısıtlanması ve eşitsizliklerin artması gibi sonuçları olduğu gösterilmiştir (austerity literature). Bu politikalar, toplumsal güvenin zedelenmesine ve kurumsal meşruiyet krizine neden olabilir; Habermas’ın meşruiyet krizi analizi bu çerçevede ele alınabilir. Kriz dönemlerinde sosyal güvenlik ağlarının zayıflaması ve kamu hizmetlerindeki erozyon sosyal bağları derinden etkiler. Ekonomik “toparlanma” söylemi, bu tür yapısal değişimleri görünmez kılabilir veya bireysel başarısızlıklara indirger.
Kapitalist ekonomik sistemlerde krizler, sadece makro ekonomik göstergelerdeki dalgalanmalar olarak değil, sınıfsal yeniden dağıtım süreçleri olarak değerlendirilmelidir. Ekonomik toparlanma iddiaları çoğu zaman sınıfların eşitsiz yeniden konumlanmasını gizler; gelir eşitsizliği, iş güvencesizliği ve sosyal dışlanma gibi yapısal sorunlar kriz sonrasında derinleşebilir. “Sosyal çürüme” gibi kavramlar, toplumsal sorunların ahlaki bir bozulma olarak görülmesine neden olarak yapısal belirleyicileri görünmez kılabilir. Bu nedenle toplumsal çürüme algısı ekonomik ve siyasal tercihlerin ürünü olarak değerlendirilmelidir.
Yorumlar
Kalan Karakter: