1990 yılının son aylarında Genel Maden İşçileri Sendikası, 48 bin işçiyi kapsayan toplu sözleşme görüşmelerinin uyuşmazlıkla sonuçlanmasıyla grev kararı aldı. Zonguldak, neo-liberal politikaların mızrak ucu olan özelleştirme politikalarının en somut yaşandığı vilayetti. İşçiler 30 Kasım’da greve çıkmasıyla Türkiye’nin nabzı Zonguldak’ta atmaya başladı. Özellikle dönemin Cumhurbaşkanı ve neo-liberal politikaların mimarı Özal, işçilerin başlıca hedefi oldu. Önce Zonguldak caddelerinde ve sokaklarında, daha sonra kilometrelerce süren yürüyüş güzergahında on binlerin attığı bir slogan çok dikkat çekti, slogan aslında son derece politik bir içeriğe sahipti: “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı”.
Bu arada Körfez Savaşı başladı. Bu gelişmenin siyasal iktidar tarafından grevi engellemek için kullanılabileceği işçiler tarafından hissedildi. İşyerinin lokavt kararı alması işçilerin öfkesini attırdı. ANAP iktidarı, dezenformasyon faaliyetlerini artırdı. 3 Ocak 1991’de Türk-İş tarafından 1 günlük genel uyarı eylemi yapıldı. 4 Ocak’ta bir şehir kadın erkek, çoluk çocuk harekete geçti. Koca bir kent insan denizi dönüşerek, Ankara’ya doğru yürüyüşe başladı. 8 Ocak’ta binlerce işçi 112 km yürüdü.
Hükümetle yapılan görüşmeler sonucu, sendika başkanı Şemsi Denizer’in kararıyla geri dönüş kararı alındı. Görüşme sonrasında 200 önder işçinin gözaltına alınması, ANAP iktidarının eylemi kırma yönündeki bir hamlesiydi. Eylem her ne kadar istenilen sonuçları yaratmasa, GMİS dahil sendikal bürokrasinin zafiyetlerini üzerinde taşısa da sınıf mücadelesi açısından muazzam bir birikim oldu. Her şeyden önce grev ve uzun yürüyüş bir halk grevi mahiyeti taşıdı. Türkiye işçi sınıfının yaratıcı gücünü ortaya koydu. Yürüyüş kitleselliği, eylemin niteliği ve tarzı açısından uluslararası işçi hareketine zengin birikimler sundu.
Büyük Madenci Yürüyüşü ve sonuçları: 24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarıyla Ülkemiz emperyalistlerin açık pazarına dönüştürüldü. Dünya ekonomisine entegrasyon yalanıyla Ülkenin üreten ekonomik yapısı tahrip edilmesinin önü açılmıştır. Bu ekonomik kararlar gereğince Türkiye Taşkömürü Kurumu hızlı bir şekilde çöküşe ve yok edilmeye itildi. Adım adım Taşkömürü üretimi engellendi ve yatırım yapılmadı. Her gecen gün Kurum küçültülerek kapatılmasının şartları sağlandı.
1991 yılında Havzanın küçültülmesine, üretimin azaltılması amacıyla işçi alınmamasına, yatırım yapılmamasına karşı bir tepki konuldu. Bu tepkinin içinde tabii ki ekonomik isteklerde vardı. Ancak asıl amaç ekonomik tedbirlerin uygulanmasına karşı durmaktı. O büyük eylem, büyük Madenci Yürüyüşü bu istek ve taleplerle yapıldı.
Bu yürüyüş sonucunda elde edilen hiçbir kazanım olmadı. Sadece ücretlerde ufak bir iyileştirme büyük bir kazanç olarak sunuldu insanlara. Yeraltı işçilerinin zorunlu emekli edilmesi, havzaya taşeronun sokulması, Kurumun iç bünyesi içindeki üretimlerinin durdurulması, yatırım miktarlarının olağan üstü düşürülmesi ve hatta hiç yatırım yapılmamasının uygulanması, redevans sahalarının ihaleye çıkartılması hepsi bu büyük Madenci Yürüyüşünden sonra gerçekleştirildi. O büyük eylem, Dünya Tarihinde yerini alan en büyük işçi eylemi kazanımla değil ama kayıplarıyla anılıyor oldu. Bakın Taşkömürü havzası ne durumda. Ve bunun böyle olmasına yol açan Sendikacıların boyunlarında yafta olarak asılı bulunuyor.
4-8 Ocak 1991 Zonguldak-Ankara Büyük Madenci Yürüyüşü sonrasında Toplu İş Sözleşmesi ile ekonomik kazançlar elde edilmiş olmasına rağmen, havzanın gözden çıkartılmasına yol açan kayıplar belirginleşmiştir.
a) Gruplu işçi uygulaması tamamen ortadan kaldırılmıştır. Gruplu işçi kavramının havza içinde yer alan kırsal yerleşim yerlerinin “tarımsal üretimin” sürdürülmesinin en önemli etkeni olduğunu anlatmaya gerek yok. Böylelikle kırsal değersizleştirildi.
b) Yeraltı işçisinin en deneyimli işçileri “zorunlu emeklilik” adı altında tasfiye edilmiştir.
c) İşyerlerine taşeron sokulmuştur.
d) Havzanın sahası içinde yer alan madenci köylerinden maden işçisi alınması uygulaması terk edilmiştir.
e) Redevans Sahası uygulaması başlatılmıştır.
f) Hepsinden de önemlisi “yeraltı madenciliğinin” en önemli ve hayati konusu olan “Yatırım Programı” havza tarihinin en düşük oranına getirilmiştir.
g) Toplu Sözleşmeyle elde edilen “ekonomik kazanç” kamuoyunda algı yönetimine kurban edilmiş, maden işçisi “asalak” konumuna sokulmuştur. Bu yürüyüşten sonra maden işçisinin kamuoyuna tanıtımı hep olumsuz olmuştur.
Büyük Madenci Yürüyüşünü duygusal bakış açısı ile değerlendirdiğimizde “işçi sınıfının” zaferi olarak görebiliriz. Ancak ne yazık ki İşçi Sınıfı bu eylemden sonra kazanılmış tüm haklarını kaybetmiştir. Hem havzanın geldiği nokta hem de Ülkemizdeki İşçi Sınıfının geldiği noktanın başlangıcını bu büyük eylemin getirdiği kayıplar olduğunu kabul etmeliyiz.
Bir sonraki yazıda 1996 ve 2010 yıllarında TBMM Araştırma Komisyon Raporlarını ele alarak Havzanın ve özellikle Amasra Üretim Sahasının nasıl üretim dışı bırakıldığını açıklamaya gayret edeceğim.
Yorumlar
Kalan Karakter: