Nevit Kodallı. Atatürk oratoryasının bestecisi. Türkiye’deki siyasal gelişmeleri ve Atatürk heykellerine saldırı haberlerini kaygıyla izlemiş ve bu durumdan etkilenerek Atatürk için oratoryo yazmayı düşünmüştür.
28 Nisan 1951 tarihli Ulus gazetesine göre 1950’den 1951 yılına kadar Atatürk’ün büst ve heykellerine 9, manevi şahsiyetine 5, fotoğraflarına 1 kez olmak üzere 15 saldırı olayı gerçekleşmişti. Nadir Nadi 28 Haziran 1951 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Artık Yeter” başlıklı yazısında şöyle yakınıyordu: “İstiklal Savaşı’nın büyük kahramanı, Türk İnkılâbının baş yaratıcısı, hürriyetlerimizin eşsiz temsilcisi Atatürk’e karşı bir müddettir girişilen tecavüz hareketleri son zamanlarda göze çarparcasına yüreğimize bıçak saplanırcasına arttı. Birbirinden çok uzak yurt köşelerinde, birbirini belki hiç tanımayan, fakat hayret edilecek kadar birbirine benzeyen çember sakallı, karanlık suratlı birtakım adamlar rastladıkları büstlere saldırıyorlar. Resmî ağızlar, memlekette irtica olmadığına dair demeçler veriyor, vicdan hürriyetinin kutsallığından bahsediyorlar.” Tüm bu tepkiler, Atatürk heykellerine yapılan bu saldırılar besteciyi bu kadar yoğunlukta etkilemiş.
Besteci “Atatürk Oratoryosu” nu yazarken yaşadıklarını ve içinde bulunduğu durumdan şöyle bahsetmektedir:
“Atatürk Oratoryosu “nu 1950-1952 yılları arasında Paris’te yazdım. Cahit Külebi metnini yazdı bende besteledim. Ben büyük nutku orkestra için yazmıştım. Bu arada birde oratoryo yazmak istedim. Ahmet Kutsi Tecer Paris’te Kültür Ataşesi idi. Ona ve Külebi’ye yazdım, yardımcı oldular. Sonuç 1950 yılının ağustos ayında olgunlaştı. Ben eseri yazarken kurtuluş savaşı ile ilgili Fransızca metinlerden de yararlandım. Beudh Gaulis isimli gazeteci savaş sırasında Anadolu’da bulunmuş. Tabi birçok şey okudum. Sonuçta duygularımı besteye döktüm.”
Demokrat Parti iktidara geldikten sonra Ülke ekonomisini üç temel üzerine oturttu. Hızlı sanayileşme, halkın ve çoğunluğu teşkil eden köylünün asgari refah seviyesine çıkartılması ile işçilerin birikmiş sorunlarını gidermek. Türkiye’ye yapılan 100 milyon dolarlık kredi yardımı yerli ve yabancı yatırımcıların endüstri alanına yatırım yapmalarını sağladı. Hükümet sanayinin gelişiminin yalnızca yerli yatırımcının kaldıramayacağını biliyordu. Bu yüzden Yabancı Sermayeyi Teşvik kanunu çıkarılarak yatırım için dış sermayeyi Türkiye’ye getirmeyi hedeflenmişti. Yabancı yatırımcıların ve ortaklarının Türkiye’ye verdiği kredileri hükümet çimento ve şeker fabrikaları inşasına kullandı, ayrıca çiftçi teşvik edilerek tarımda makineleşme en üst seviyeye çıktı. Ekonomik alandaki gelişmeler kısa sürede piyasaların canlanmasına neden oldu. Kısa kalkınma hamlesi temeli zayıf olduğu için uzun süreye yayılamasa da kısa vadede başarılı oldu ve üretim arttı. Demokrat Parti’nin yaşama geçirdiği Parti Programı kamuoyunda tartışılmak yerine, Atatürk Heykellerine yapılan saldırılar gündeme gelmiştir.
Tüm bu gelişmeler yaşanırken, kurulu düzenlerini kaybetmek istemeyenler Ülkemizin en büyük önderi Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün o gücünden yararlanmaktan kendilerini alamamışlardır. İşte bu olayların başlangıcında “Ticaniler” adlı gerici bir tarikat rol oynamıştır. Ticaniler, en çok ses getiren eylemlerini 1951 yılının şubat ayında gerçekleştirmişlerdir. 27 Şubat 1951 günü Kırşehir’deki bir Atatürk büstü Ticaniler tarafından parçalanmıştır. Bu eylemi yenileri izlemiş ve kısa süre içerisinde ülkenin çeşitli bölgelerinde 20 kadar Atatürk büst ve heykeli tahrip edilmiştir. Cumhurbaşkanı Bayar, Kırşehir’deki büste yapılan saldırıya tepki olarak, Çankaya’da Atatürk Köşkü’nde bulunan büstü Kırşehir’e göndermiş ve büst törenle açılmıştır. Ticaniler, Atatürk heykel ve büstlerine zarar vermenin yanında, Ankara’da yeni moda kolsuz elbiselerle gezen kadınlara usturayla saldırmak gibi suçlara da karışmışlardır. Yapılan bu saldırıların suçluluları tespit edilememesi, edilse de yasal dayanak olmadığından cezalandırılamaması nedeniyle Demokrat Parti tarafından teklif edilen “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun veya 5816 sayılı kanun”, kamuoyunda anıldığı şekliyle Atatürk'ü Koruma Kanunu, 25 Temmuz 1951'de kabul edilmiştir. Bu Kanun’un Meclisteki görüşmelerinde Demokrat Parti Isparta Milletvekili Sait Bilgiç’e göre ise tasarı hukuki değil duygusaldır ve antidemokratiktir, bu konudaki görüşlerini meclisteki oturumda şöyle ifade etmiştir. “Büyük Mustafa Kemal melek değildi. O da insandı. Belki onun da bazı beşerî zaafları vardı. Tarihçi böyle bir nokta üzerinde duracak olursa bu tasarıda tayin edilen cezadan kendisini kurtarabilecek midir? Rejimlerin şahıslara izafesi, faşistlere yaraşır. Tasarı kanun halini aldığı zaman böyle bir cümle sarf edecek olursam cezadan kendimi kurtarabilecek miyim? Komisyon sözcüsü bunu da izah etmelidir. Hulasa arkadaşlar, tasarının naçiz görüşüme göre müdafaası hiçbir suretle kabil değildir. Ne kalem sahibinin ne de tarihçinin dilini bağlamağa hakkımız yoktur diyerek bu kanunun olumsuzluklarını ortaya koymuştur” diyerek Meclisteki konuşmasında bu düşüncelerini anlatmıştır. İşte böylelikle Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu yasa ile geniş halk yığınlarının anlamasının önüne geçirilerek tabu haline getirilmişti. Bu kanun çıktıktan sonra yakın tarihimiz üzerinde yapılacak inceleme, araştırma yapılması engellenmiş oluyor. Bu yasa yürürlüğe girdikten sonra Atatürk ile ilgili araştırma ve incelemeler neredeyse yok denecek düzeye gelmiştir. Bu kanun ile Atatürk yasal bir zırhla çevrelenmiş, neredeyse dokunulmaz ulvi bir değer gibi yansıtılmıştır. İşte bu nedenle Atatürk’ün yaptıklarını, düşüncelerini ve yaşamını kavrayamadık.
Ülkemizde ne zaman Atatürk’ün heykellerine bir saldırı olduğunda, bu saldırıdan kimler siyasal anlamda kısa ve uzun zamanda yarar sağlayacak diye düşünmeden edemem. Bu saldırıların gerçekleşmesi ile nelerin kamufle edildiğini algılamaya çalışırım. Sadece saldırı da değil, olur olmaz her yerde Atatürk’ün tartışılma konusu yapılması da etkilemiştir beni. İlimizde de gereksiz ve anlamsız Atatürk tartışması bir kişinin hezeyanı ile ortaya çıkmış yerel basından da ilgi görmüştür. Sadece Amasra İlçesinde Atatürk’ün bir parka adının verilmediği gerekçe gösterilerek, sanki diğer ilçelerde her yere Atatürk adı verilmişte sadece Amasra’da verilmemiş algısı yaratılmaya çalışılmaktadır. Bu da yetmezmiş gibi sanki Atatürk heykeli sökülerek depoya kaldırılmış yargısı ortaya konulmaktadır. Atatürk’ün heykellerine yapılan fiziki saldırılar ile Atatürk’ü kendi kişisel hezeyanlarına alet edilmesi bence aynı düzeydedir.
Hepimizin bu konuda duyarlı olması bu tür algılara teslim olmaması ve bu tür saldırıların arkasında hangi gerçeklerin kapatılmaya örtülmeye çalışıldığını kavrama yeteneğimiz olmalıdır.
Yorumlar
Kalan Karakter: