24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarını uygulamadaki hatalarımız nedeniyle son 20 yılda yaşadığımız küreselleşme ve neo-liberal kapitalizm uygulamalarında savunmasız kaldık. Bizimle eş zamanlı bu ekonomik kararları uygulayan Güney Kore’ye baktığımızda neden savunmasız kaldığımızı daha iyi anlarız. Güney Kore 1980’den sonra uyguladığı programla Dünya üzerinde küresel marka oluşturup üretim yapmakta. Bizim ise bir küresel markamız dahi yok. Yaptığımız üretim de yok.
Ülkemizin son 20 yılına baktığımızda büyük yığınlar halinde kırsaldan kentlere göç eden yoksulları görüyoruz. Bu kesimler, klasik anlamdaki kapitalist ilişkilerin dışında veya çeperinde yaşıyorlar, yaşamlarını sürdürebilmek için hemşeriliğe dayalı geleneksel cemaat ilişkileri içinde ve kapitalizm dışı, ya da yarı-kapitalist ilişkiler içinde yaşamlarını sürdürmeye muhtaçlar. Daha yaşlı olanları küçük meta üretim ve satışı, perakendecilik, taksi şoförlüğü, güvenlik elemanı, gündelik temizlik, kapıcılık gibi işlerle uğraşırlarken, çocukları kentlerdeki hizmet sektöründe, çok düşük ücretlerle geçici işlerde istihdam ediliyorlar. Son yirmi yılda yaşanan bu değişim, kendilerine en temel hizmetleri ve yardımları sağlayan AKP’nin sadık seçmeni haline getiriyor. Kaba bir tahminle, yaklaşık 30-35 milyon civarında insan, bu ilişkiler içinde, devletten ve belediyelerden yardımlar alıyor. Hemşeri dayanışması ve cemaat kültürü, mahalle camileri, hemşeri dernekleri, muhtarlıklar ve parti il/ilçe örgütleri vasıtasıyla kurulan ilişkiler, modern anlamdaki yurttaşlık, kent paydaşlığı kavramlarını ikame ediyor.
Kırsaldan kentler bu büyük yığınlar göç ettikçe yaşam tarzıda değişti. Değişmek zorunda kaldı. Türkiye’de seküler yaşamın pek çok unsuru, hızla ortadan kalkmaya başladı: Meyhaneler, içkili lokantalar, iskambil oyunları, tavla ve satranç oynanan kahvehaneler, mizah dergileri, seküler yaşamı ve seküler ilişkileri anlatan sinema filmleri, televizyonda eğlence programları, diziler, halk konserleri, tiyatrolar, plajlar, kadın günleri, caz orkestralarının çaldığı düğünler, tekel bayileri, kamu kurumlarının dinlenme tesisleri, “balkon kültürü” ve daha pek çok şey ortadan kalktıkça, seküler toplumsal yaşayış da dinselleşti, muhafazakarlaştı. Üniversitelerin, gençlik örgütlerinin, gazete ve dergi yayıncılığının toplumla bağları koptu. Politik mizah tamamen ortadan kalktı.
Yaşam tarzının hızlı bir şekilde değişmesi, yeni yaşam tarzının inanç düzeyinde gelişmesini sağladı. Bunun oluşmasındaki en büyük etken, en yoksul kesim olan %50’nin elde ettiği gelirin %8 oranından %16 oranına çıkmasıdır. Peki, en yoksul %50’nin geliri neden ve nasıl arttı? Sanırım bu sorunun cevabı kentleşme olgusunda yatıyor; tarım işçiliğinden, kentsel ekonominin hizmet sektörüne yönelen iş gücünün geliri göreceli olarak arttı. Bu artış, özellikle AKP iktidarının ilk yıllarında hızlanmış ve en yoksul %50’nin geliri %12’den %16’ya çıkmış görünüyor. Bunun yanında, Türkiye’nin yerel idari yapısındaki değişimler, büyük şehir sayısının arttırılması ve daha önce “kırsal” kabul edilen yerleşimlerin il yönetimine dahil edilmesi de bu bölgelerde yaşayanların hem gelirlerin de hem de aldıkları hizmetlerde artış anlamına geliyor.
Kentlerimiz niteliksiz emekle tıka basa dolduruldu. Eğitim sistemi ile de niteliksiz emek oluşturulmaya devam ediliyor. Sınıf bilinci oluşmadığından sonucunda seçmenin tercihlerini etkileyen en temel iki unsur ortaya çıkmakta. Birincisi inanç ikincisi ise kimlik siyaseti tercihi.
Bireysel ve özel alana ait olan dinin ve inancın, devlet ve siyaset tarafından gasp edilmesi, dini değerlerin siyasetin merkezine taşınması ve aynı zamanda iktidar olma aracı olarak da kullanılmasıyla, laik, demokratik ve çoğulcu siyaset alanı üzerinde önemli bir vesayete dönüştürüldü. Toplum ve sınıf siyasetinin yerine din ve kutsal kimlikler ikame edilmeye başlandı. Yurttaşlık hakkı üzerinden siyaset yerini, din üzerinden siyasete taşındı. Devletin, iktidarın ve siyasi partilerin eline düşen din, bir yandan istismar aracı, bir yandan oy için kullanışlı faktör, dindarları arka bahçede toplamak, kimi zaman da siyaseti etkileyen ve belirleyen faktör olarak karşımıza konuldu.
24 Ocak 1980 Ekonomik Kararlarından sonra “makbul” vatandaş olmak için önce inanç temelli bir yapı oluşturulmaya çalışıldı. Sonrasındaki süreçte terörle soslandırılmış Milliyetçilik oluşturuldu. Bu da yetmedi “makbul” vatandaş olabilmek için inanç ve ırksal üstünlüğe sahip olanların düşündüklerini kabul etmek zorunda bırakıldı tüm kesimler. Farklı bir düşünce sistematiğini seslendirmeye kalktığınızda ne yazık ki susturuluyorsunuz. Tek tip bir ses dayatması ile yüz yüze kalan bir toplum ve bu tek sesin etkin olabilmesi için olabildiğince alan boşaltılması.
İleriki günlerde okuyucu isterse daha net yerel örneklerle konuya açıklık getireceğim. Konunun daha net anlaşılması için Muhalefet Partilerinin yapamadıklarını anlatmak gerekiyor. Bir sonraki yazımında başlığı “CHP neden başarılı olamıyor!” olacak.
Yorumlar
Kalan Karakter: