VİLAYETİMİZDEKİ SİVİL TOPLUM KURULUŞLAR! – 2


Bu makale 2021-01-22 13:43:14 eklenmiş ve 628 kez görüntülenmiştir.
Yaşar Cengiz Alpan

 

Aydınlardan eskiden daha çok duyardık, “örgütlü toplum” diye söze başlarlardı. Bugünlerde, bu konudaki istekleri azalmışa benzer. Artık, ağızlarında, STK (sivil toplum kuruluşları) sözcüğü kendine yer bulmuş. İktidarı ellerinde tutanlar, kendi kabullerini topluma dayatırken, kendi dilini, kendi jargonunu da topluma dayatır. Demokratik kitle örgütleri (DKÖ) yerine, STK sözcüğünün kullanılması tam da böyle bir şeydir. DKÖ yerine STK kullanılması da böylesi bir konudur. Tarikatlara STK diyenler, kalkıp, mesela sendikaları, dernekleri, odaları vb. de STK olarak adlandırmaktadırlar. DKÖ denildi mi birincisi; bir kesimin, bir kitlenin, ekonomik-demokratik haklarını savunmak üzere oluşturdukları örgütlenmedir. İkincisi; bu örgütlenme, geniştir. Yani, farklı ideolojiden de olsa, tüm kitleye açıktır. Bir sendika, kimseye, oyunu nereye vereceksin sorusuna verdiği yanıta göre üye olma olanağı vb. sağlamaz. Sendika, belli işkolunda çalışan işçilerin tümünün örgütü olmayı ister, hedefler. İşçilerin ekonomik, sosyal, demokratik haklarını savunur. Üçüncüsü, DKÖ’ler, elbette “demokratik” bir işleyişe sahiptirler. Yönetimleri seçilir ve bir sonraki kongreye kadar görevde kalırlar. Belli sayıda üyenin başvurusu ile seçilmişlerin eylemleri ve çalışmalarını denetlemek, yeniden seçmek üzere olağanüstü genel kurula giderler vb. Denetime açıktır ve denetim, tüm üyelere açık bir tarzda yapılır. Ama biz yine de bizlere dayatılan STK adını kullanalım.

Mevcut yasal altyapıya göre ve sürekli torba yasalarla gerileten yasalara göre STK’ların gelişme göstermesi olanaklı değildir. Kaldı ki bu yasal altyapıda DKÖ işlevini yerine getirmekte olanaklı değildir. Çünkü bu tip STK’lar bozuk düzene çomak sokarlar. Bu da devletin, bir takım güç odaklarını rahatsız eder. Tehdit alırlar, devletin tüm güçleri üzerlerine gelir, horlanıp, aşağılanırlar, yalnızlaştırılırlar. Tüm bunlara dayanmak yürek ve bilek ister. O yüzden gerçek kitle örgütü olmak zordur.

STK’ların toplumsal algıda tanınırlık bakımından zirveye çıktığı dönem, 17 Ağustos 1999 Marmara Depremi sonrasındaki süreçtir. Bu dönemde STK’lar, toplumsal dayanışma anlamında son derece nitelikli ve karşılıklı güvene dayalı bir ortam yaratmıştır. Bu dönemde kamuoyunun STK’lara bakışın da önemli bir pozitif değişim yaşanmış ve STK’lar daha meşru bir kurum olarak algılanmıştır. Marmara Depremi öncesinde Türkiye’de afetlere yönelik kurulan sivil toplum kuruluşlarının sayısı sınırlı iken depremler sonrasında bu yönde çalışma yapan bin 200 sivil toplum kuruluşu kurulmuştur. Ama sonucunda AKUT’un başına gelenler ve kurucusunun (Nasuh Mahruki) yalnızlaştırılması.

Yasal alt yapı gelişmiş ülkelerdeki seviyeye çıkartılmadıkça DKÖ’ler ne yazık ki yalnızlaştırılacak ve düşmanlaştırılacaktır. İşte bu nedenden ötürü ilk yazımda bahsettiğim DKÖ’leri bu yazı dizisi dışında tutuyorum. Var olan yasal alt yapıya göre varlıklarını sürdürmeye çalışan STK’ları bu yazı dizisinde ele alıyorum.

Avrupa Parlamentosuna, Konseye, Avrupa Ekonomik ve Sosyal Komitesine ve Bölgeler Komitesine Sunulan Komisyon Bilgilendirmesi KOMİSYON İÇ ÇALIŞMA DOKÜMANI 2020 Türkiye Raporundan yaptığım alıntı aşağıdadır. Ülkemizdeki STK’ların durumunu gözler önüne sermektedir.

2020 Türkiye Raporundan yapılan alıntı:

“Kamu kurumları arasında sorumlulukların dağıtılması ve ilgili mevzuatın keyfi uygulamaları bakımından, sivil toplum kuruluşlarının çalışmalarını düzenleyen yasal çerçeve net değildir. 2018 tarihli yönetmelik ve Mart 2020'de yayımlanan torba kanun ile değiştirilen mevzuat, bütün derneklerin sadece yönetim kurulu üyelerinin değil, tüm üyelerinin İçişleri Bakanlığının bilgi sistemine kaydedilmesini zorunlu kılmaktadır. Bu hukuki yükümlülük, AGİT/Avrupa Konseyinin örgütlenme özgürlüğüne ilişkin kılavuz ilkeleri ile uyumlu değildir. Verilerin korunması ile ilgili mevzuatın AB müktesebatı ile uyumlu olmadığı ve terörizmin oldukça geniş kapsamlı tanımının, sivil toplum üzerinde caydırıcı bir etkiye sahip olduğu göz önüne alındığında, kişisel verilerin yetkili makamlara sunulması yükümlülüğü endişe konusudur. Külfetli idari prosedürler ve tekrarlayan sık denetimler ile para cezaları başta olmak üzere, sivil toplum ve örgütlenme özgürlüğü önündeki diğer engeller devam etmektedir. Türkiye’de bulunan mülteci ve göçmenlerin ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar yapan uluslararası ve ulusal STK’ların faaliyetlerinin kolaylaştırılmasına yönelik hükümler de dâhil olmak üzere, derneklerin tescilini, gerekli izinlerin alınmasına ilişkin usulleri ve derneklerin işleyişini kısıtlayan hükümlerin bu doğrultuda gözden geçirilmesi gerekmektedir. Yardım Toplama Kanunu, sivil toplum kuruluşlarını yardım toplama faaliyetlerinden caydıracak şekilde, izinler konusunda ağır şartlar getirmeye devam etmektedir. Her bir yardım toplama faaliyeti için önceden bildirimde bulunma ve uzun süren izin süreçleri de bu şartlar arasında yer almaktadır. Kamu fonları şeffaf bir şekilde dağıtılmamakta ve dağıtım süreci, sivil toplum kuruluşlarının ve diğer paydaşların her aşamada tam olarak katılımına imkân vermemektedir. Mevcut vergi sistemi, vakıfların ve derneklerin işleyişini ve gelişimini zorlaştırmaktadır. Dernekler için “kamu yararı” statüsü (toplam dernek sayısının %0,03'ü) ve vakıflar için “vergi muafiyeti” (toplam vakıf sayısının %5'i) muğlak bir şekilde tanımlanmıştır ve Cumhurbaşkanı tarafından verilmektedir. Mevcut Türk mevzuatı çerçevesinde, Türk sivil toplumuna mali destek 18 sağlayan yabancı bağışçılar için hareket ortamı giderek daralmaktadır. “Gezi Parkı” ve "Büyükada" davalarının başlamasından sonra, bazı bağışçılar ofislerini kapatmıştır.”

Hani uğruna gündüz havai fişek attığımız AB Tam üyelik sürecinin raporundan bu yukarıdaki alıntı. İlerleme sağlanacağına geriye gidiş anlatılıyor. Tüm bunların yanı sıra 15 Temmuz Hain Darbeden sonra yaşanan OHAL sürecinde elde edilen yetki ile darbeyle ilgisi ilişkisi olmayan ve İktidarın hoşuna gitmeyen STK’lar kapatılmıştır. Bu süreç ve yaşananlar STK’ların halk içindeki itibarını ne yazık ki düşürmüştür. Bu yapılan algı çalışmaları ile iyice köpürtülmüş, neredeyse STK’lar terör örgütü var sayılsın istenmiştir.

26 Şubat 2002 tarihinde imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti ile Avrupa Topluluğu Arasında Türkiye'nin Topluluk Programlarına Katılmasının Genel İlkeleri Hakkında Çerçeve Anlaşma” ile Ülkemizdeki STK’ların her yönden güçlenmesi için hibe programları başlatılmıştır. Bir sonraki yazımda ilimiz gibi iki milletvekili çıkartan illerle bir karşılaştırmasını yapmaya çalışacağım. Bu hibe programlardan ne ölçüde yararlanmış ilimiz ve bize benzer diğer iller. İster DKÖ, ister STK diye adlandıralım ilimizdeki tüm bu tip kuruluşların üretkenliğini ve sonuçlandırılan projelerini karşılaştırmaya çalışacağım.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere…

(DEVAM EDECEK)

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 ›