BARTIN VE YENİ KURULAN/KURULACAK PARTİLERİN GELECEĞİ ! (2)


Bu makale 2021-01-22 13:40:58 eklenmiş ve 597 kez görüntülenmiştir.
Yaşar Cengiz Alpan

 

24 Ocak Kararları ile 1980 öncesi dönemde uygulanan ithal ikameci büyüme stratejisi terk edilerek, dışa açık büyüme stratejisi uygulamaya konulmuş ve büyüme stratejisi, temel olarak, verimlilikte artış sağlamayı ve iktisadın rekabet gücünü artırmayı amaçlamıştır.  Ekonomik olarak yaşanan istikrarsızlığı gidermek amacıyla, üretimin azalması ve karaborsacılığın oluşması gibi nedenlerin ortadan kaldırılması için kamu harcamalarının sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, serbest döviz kuru gibi ekonomik önlemler alınması sağlanmıştır. Böylelikle Milli Burjuvazinin önü açılmış dünya ile rekabet edecek şartlar sağlanmak istenmiştir. Korumacı politikalarla yaratılan sermaye birikiminin küresel çapta üretim yapacak tesislere yönelmesinin önü açılması düşünülmüştür. Üretim araçlarının bulunduğu bölgelere gerekli olan işgücünü yaratabilmek için Ülkemizde tarım üretim politikaları değiştirilmiş, sanayii tesislerinin olduğu kentlere göçlerin önü açılmış. Kentlerin varoşları ucuz işgücü ile doldurulmuştur.

24 Ocak kararlarıyla eş zamanda uygulanmaya başlayan Yeşil Kuşak Projesi; Jimmy Carter döneminden itibaren ABD'nin komünizme karşı bir savunma olarak İslam'ı kullanmaya başlanmasını tercih ettiği projedir. Sonrasında 12 Eylül. 12 Eylül’ün gerekçesi olarak sık sık askeri rejim tarafından dile getirilen devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünün, kardeş kavgası olarak nitelendirilen anarşi ve terör nedeniyle ciddi olarak zarar gördüğü düşüncesi ile ideolojik alt sistem olarak Türk-İslam Sentezi koşutluk içerisindedir. Sol hareketin tamamıyla siyasal alandan dışlanmak bir yana tasfiye edildiği ortamda, geriye kalan ‘kardeşlerin barıştırılması’ misyonu böylelikle dine yüklenmiştir. Böylece, hem 12 Eylül hareketin meşrulaştırılmasında hem de yeni tarihsel bloğun kuruluşunda harç görevini görecek olan Türk-İslam sentezi olmuştur. Devlet aygıtının önemli bir ideolojik alt sistemi olan Türk-İslam sentezinde, Türk milliyetçiliğinin İslamileştirilmesinde, hem İslam’ın, milliyetçilik ile harmanlanarak Türkleştirilmesi hem de Kemalizm’in İslamlaştırılması süreçleri, eşzamanlı olarak gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Sol hareketlerin tavsiyesi; yerine inanç sistemli vakıf, cemaat, tarikat ve derneklerin alabildiğine desteklendiği ve büyütüldüğü bir dönem yaşanmaya başladı.

Bu da yetmedi ırksal çelişkileri yüz üstüne çıkartarak ayrılıkçı siyasi yapılar desteklendi ve güçlendirildi. 15 Ağustos 1984 yılında ayrılıkçı terör örgütünün büyük ölçekli silahlı eylemi Eruh ve Şemdinli’de gerçekleşti. Ayrılıkçı Kürt hareketi, Ülkemizin tamamını hem sosyal hem ekonomik hem de psikolojik yönden etkilemiş ve olumsuz sonuçları ortaya çıkartmıştır. Yıllarca boğuşulan ve içinden çıkılamayan bir girdap hâlini alan bu mesele gerek ekonomik gerek sosyolojik gerekse psikolojik yönden pek çok yıkımı da beraberinde getirmiştir. Türkiye'de terörün kırsal kesimi hedef alması, söylem olarak geri kalmışlığı kullanması ve kendine desteği bu söylem üzerinden bulması kırsal kalkınmanın önemini göstermektedir. Bölgesel kalkınmaya paralel bir seyir izleyen kırsal kalkınma PKK terörünün hem engellediği hem de söylemini geliştirdiği bir alandır. Özellikle Doğu ve Güney Doğu Anadolu Bölgesinde yaşanan toplumsal hareketliliğe; coğrafi ve sosyo-ekonomik olumsuzlukların yanı sıra terör olaylarının da etkisi bulunmaktadır. Böylelikle kırsalda bulunan nüfus büyük şehirlere sanayii kuruluşlarının bulunduğu şehirlere göç etmesini hızlandırmıştır.

Türkiye'de kırsal göçün nedenleri, genelde kırsal alandan kaynaklanan itici ve kentsel alandan kaynaklanan çekici faktörler olmak üzere, iki ana başlıkta toplanmıştır. Ancak sorunun ekonomik, sosyal, politik ve kültürel nedenleri de ayrı bir tartışma konusudur. Dünyada kırsal göçün önlenmesi yönünde atılan adımların hareket noktasını, kır ve kent yaşam farklılığının azaltılması oluşturmaktadır. Yapılan bu araştırmada Türkiye'de kırsal kalkınma ve terör ilişkisi üzerinde durulmuştur. Kırsal kalkınmanın önündeki engeller ve günümüzde gelinen nokta bizi bu günlere çözmeden getirmiştir.

1980 yılında bizimle birlikte benzer ekonomik programı uygulayan Güney Kore ile Ülkemizi karşılaştırdığımızda nerede hata yaptığımızı ortaya çıkartır. 1980-2000 yılları arasında ekonomik programı uygularken yaptığımız telafisi olanaklı olmayan hatalar peş peşe gelmiştir. Sanayii üretiminde dünyada rekabet edecek yapısal değişim ve dönüşümü kuramadık. Özelleştirmeden amaçlanan sonuçlar ortaya çıkartılmamış, özelleştirilen kurumları rekabetçi yapıya kavuşturamadık. Tarımda reform yapamadık, tarım ürünlerinde maliyetleri düşüremedik. Bir taraftan da alınan ekonomik kararların yanı sıra terör nedeniyle üreticileri topraklarından kopartıp büyük şehir ve sanayii kentlerine göç edilmesinin önüne geçemedik. Bu yıllarda siyasette “UMUT” belirleyici oldu. Tüm siyasi Partiler seçmenin karşısına daha iyi yaşam koşulları sağlayacaklarını söyleyerek geldiler. Ancak uygulanan ekonomik programları ne yazık ki 1994 ve 2001 ekonomik krizleriyle Ülkeyi karşı karşıya bıraktı. Bu yıllarda yapısal dönüşüm ve dünya piyasalarında rekabet edecek güce ulaşmaya sağlayacak yatırımlar yapılmayıp, popülist uygulamalara yönelince 24 Ocak kararlarını başarısızlığa sürükledi.

28 Şubat 1997 Post Modern darbesi Ülkemiz siyasi alanında büyük bir dönüşüm getirdi. Bu tarihe kadar olmayan, yaşanmayan “KORKU” siyaseti sahneye konuldu. Bugüne kadar Ana Muhalefet Partisi tarafından o günden bu yana eksiksiz uygulanıyor. Laiklik, kurucu değerler, Atatürkçülük gibi kavramları kullanarak seçmenini konsolide etmekte. Ana Muhalefet partisi Post Modern Darbesinden sonra halkın karşısına sadece “KORKU” salarak çıkmakta, seçmeninden bu söylemle oy almakta. 1980-2000 yılları süresince uygulanan politikalar halkta büyük bir bıkkınlık yarattığından; sonucunda AKP iktidara geldi. Ülkenin sorunlarının çözümü noktasında tüm halkın gözünde yeni “UMUT” oldu. 24 Ocak Kararlarının daha sertleştirilmiş hali; 2001 krizi sonrası Derviş ekibinin ekonomik programını eksiksiz uygulamaya konulmuş, diğer taraftan Güneydoğu sorununun çözülmesi için atılan adımlar ve Avrupa Birliği üyeliğinde süren gelişmeler olumlu sonuçlar vermiştir. İlk önce, 2007 Dünyada yaşanan ekonomik kriz sonrasında; 2010 yılında başlayan Arap Baharı rüzgârı AKP Hükümetlerini etkiledi. Uygulanan ekonomik programda altyapı yatırımlarına önem verilerek (Betona yapılan yatırım) tüm kaynaklar tüketildi. Ekonomik göstergeler kötüleştikçe AKP’de “KORKU” siyasetini uygulamaya başladı. Tüm halk iç ve dış düşman algısı üzerinden, bölünme üzerinden, sosyal yardımların kesileceği üzerinden, tüketim ekonomisinin biteceği üzerinden “KORKU” salarak seçmeni konsolide etmeyi başardı. Bunu yaparken İktidarından elde ettiği tüm güçleri kullanmaktan da çekinmedi. Özellikle Arap Baharı rüzgârından sonra AKP-MHP tüm politikalarını “KORKU” temeli üzerine kurgulayarak sürdürdüler. CHP ise 28 Şubat Post modern darbesinden sonra “KORKU” siyasetini uyguluyordu zaten. AKP, MHP ve CHP politikalarını “KORKU” üzerine kurguladıklarından, korku gerekçelerinin en önemli öğelerinden birisi ayrılıkçı terör örgütü ve bu örgütü temsil ettiği iddia edilen HDP siyaset sahnesinin dışına çıkartılarak korku simgesi haline getirildi.

Saadet, İYİ, Gelecek ve Deva Partileri’nin güç kazanabilmesi için “UMUT” olması gerekir. Bunu sağlamak için gerekli olan ise güven duyulması ve inandırıcı olmalarıdır. Bunu da zaman gösterecektir. Ancak 1980 yılında Güney Kore’nin nüfusu 38 milyon, GSYH 65 milyar dolar, ülkemizin nüfusu 42 milyon GSYH 97 milyar dolar. 2016 yılında Güney Kore’nin nüfusu 51 milyon GSYH 1 trilyon 411 milyar dolar, ülkemizin nüfusu 80 milyon, GSYH 857 milyar dolar. Güney Kore’nin Dünya üzerinde Samsung, LG, Hyundai, Kia Motors ve Hankook gibi bilinen onlarca markası var. Bizim ise sadece altyapı (köprü, tünel, otoban, hastane) tesislerimiz var. 1980 yılında ekonomik göstergeleri aynı olan iki ülkenin 40 yılın sonunda nasıl farklı farklı sonuçlar elde edilebileceğinin bir göstergesi. Biz 40 yılımızız heba ettik. 40 yıldan bu yana küresel bir ekonomiyi yaratmamamız, rekabet gücümüzü yitirmemiz var olduğundan; bu şartlarda güven ve inandırıcılığı yaratmak çok zor olacaktır.

Kaderimiz ortak, geleceğimiz ortak, çıkarlarımız ortak, havamız ortak, suyumuz ortak ve doğamız ortak. Birlikte olmak zorundayız. Birlikte çalışmak ve birlikte başarmak zorundayız. Bizlere gerekli olan “UMUT”!

(Devam edecek. Son bölüm haftaya)

Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 ›